HAKAN GÜNDAY'IN KAFASININ İÇİ O KADAR DA "UYSAL" DEĞİL
Sayın Hakan Günday ve Onur Saylak bu günlerde son projeleri olan Uysallarla gündemde. Uysallar üzerine çok şey söylendi. Ben farklı bir şey konuşmak istiyorum. Uysallar ile nasıl karşılaştık. Bu proje bizim karşımıza nasıl geldi? Buna yönelik fikirlerimden bahsetmek istiyorum.

Uysallar - 30 Mart 2022 (Hakan Günday - Onur Saylak)
Henüz Hakan
Günday’ın kaleminden çıkan yarısından çoğunu okudum. Bazen güzel cümleler kurduğunu ve
insanları bu cümleler üzerine düşündürttüğünü düşünüyorum. Bir kitabını
okuduğunuzda sanki diğer kitaplarını da okumuş gibi oluyorsunuz. Buna yazarın
üslubunun oturması mı dersiniz yoksa tek yönlülüğü mü bilmiyorum ama ben buna
“Ben bu anı daha önce yaşamıştım.” diyorum.
Hakan
Günday’ın karakterlerine isim bulma konusunda çok iyi ve başarılı olduğunu
düşünüyorum. Hakkını teslim etmek lazım. Fakat bazen sanki Servet-i Fünun
sanatçıları gibi Arapça Farsça sözlük karıştırıp “Off bu sözcük çok iyiymiş
hacı! Dur, ben bunu yazdığım şu işte kullanayım.” diyormuş gibi bir hisse
kapılıyorum.
Günday’ın bir diğer ustalığının da dramatik yapı olduğu kanaatindeyim. Bunu gerçekten çok iyi biliyor ve açıkçası eserlerine başarılı bir biçimde uyguluyor. Bütün iyi yazarların yazma teorisyenliği yazarlıklarının önündedir. Söz konusu Hakan Günday olduğunda bu durum onda da aynı şekilde zuhur ediyor. Fakat Hakan Günday’ın teorisyenliği yazarlığına kıyasla daha çok öne çıkmış durumda.
Hakan Günday’ın bize verdiği en güzel hediye “Şahsiyet”tir. Bu kişilik sahibi proje harika bir polisiye. Dramatik nesneleri ve cinayetleri çok orijinal. Katil ve maktule farklı bir perspektiften yaklaşılıyor ve nelikleri sorgulanıyor. İsimler ve mekânlar arasındaki ilişki hayranlık yaratacak bir başarıyla kurulmuş. İzlerken hayran olmamak mümkün değil. Proje; müziklerinden yönetmenine, görüntü ve diyaloglarından kurgusuna kadar her yönüyle harika bir iş. (Birkaç çekim hatasını saymazsak tabii. E o kadar da olur.)
30 Mart 2022 hakan Günday ve Onur Saylak ikilisi yeni bir projeyle karşımıza çıktı. “Uysallar” Bir sürü dergide, İnstagram ve Youtube kanalında övgüleri yapıldı bile. Bu tersine beyaz yakalı güzellemesinin kötü bir iş olduğunu düşünüyorum.
Bir
projeyi öyle kolayca harcayamayız tabii ki de. Çok basit bir sahnenin dahi ne zorluklarla çekildiğini, ortaya konulan oyunculuğu ve emeği tahmin edebiliyorum. Fakat eleştirdiğim şey proje değil, projenin bizim önümüze gelirken geçtiği yol. Böyle düşünmemin sebebi
Hakan Günday’ın ortaya yeni bir şey koymaması. Kendi cebinden yemesi. Nasıl mı?
Anlatayım, dinleyin:
Şahsiyet’teki başarısından sonra dijital platformların da öne çıkmasıyla birlikte Hakan Günday pek çok söyleşiye gitti ve pek çok yere yazılı ve sözlü demeçler verdi. Bu demeçlerden aklımda en çok kalan iki şey: Gecenin Sonuna Yolculuk’un kendisini çok etkilediğini söylemesi ve yazarken sürekli Punk müzik dinlemesi. Çünkü Punk'ın serseri ve tahmin edilemez bir yanı var. Yazarken onu motive ediyor. (Sanırım bu ikisi diziyi izleyen herkese de tanıdık geldi.)

Celine'nin bu eseri yıllar sonra yeniden ortaya çıkıyor ve okurları daha çok etkiliyor.
Uysallar’ın
kurgusunu ve anlattıklarının bana hitap etmemesini bir kenara bırakacak olursak
Hakan Günday’ın ortaya pek de yeni bir şey koymadığını ve düşünüyorum. Yazarlık
atölyelerinde hep “En iyi bildiğiniz şeyi yazın.” derler. Fakat bu sözün
muhatapları genellikle çiçeği burnunda yazma heveslileridir. Hakan Günday tabii
ki de iyi yapmış. Bu kısır dönemde ekranlara yeni bir iş yazmış. Hatta bununla
yetinmeyip küresel bir platform olan Netflix’e satmış bu işi. Bunlar kesinlikle
takdire şayan şeyler. Fakat projenin içeriğine bakınca beni heyecanlandırmadığını
söylemeyi tıpkı bu başarıları söylemeye hakkım olduğu kadar söyleyebilmem
gerektiğini düşünüyorum.
Gelelim
beni en çok rahatsız eden şeye:
2013 yılından itibaren yeni nesil edebiyat ve kültür sanat dergileri yayın hayatına merhaba, dedi. Bu dergilerde çağdaş yazarlar, güncel konular üzerine kalem oynatmaya başladı. Söz konusu süreli yayınlar ilk çıktıklarında Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki edebiyat dergileri ruhunun yeniden canlandığını düşünerek çok heyecanlanmıştım. Fakat sonra üzülerek söylemeliyim ki belli bir formül üzerinden yazılan dergilere dönüştüğünü gördük. Takvime göre o ay doğan ya da ölen Türk sanat dünyasında önemli bir yeri olan (Neşet Ertaş, Zeki Müren, Sezen Aksu, Orhan Pamuk, Müslüm Gürses, Tuncel Kurtiz gibi) önemli bir ismin illüstrasyonunun kapak yapıldığı, o ayın konusuna göre ayraç ve posterlerin basıldığı, en can alıcı sözlerinin baloncuk içinde verildiği yazılar ve yeraltı havası katmak için yazılan bir pavyon öyküsünden mürettep bu dergiler maalesef birbirini tekrar eden tekdüze bir vesvese hâlini aldı.
Not 1: Evet, Sezen Aksu ve Orhan Pamuk’un hâlâ hayatta olan isimler olduğunu biliyorum.
Not
2: “Ailemizin Yazarı, sana bu dergilerden yazma teklifi gelse yazmaz mısın?”
diyen Sayın Okur, tabii ki de yazarım. Hem de koşa koşa, seve seve ve coşa coşa
yazarım. Devamlılık gösteren her şeyin bir talep edicisi vardır. Ve bu
taleplere kendi imbiğimden damıttıklarımla karşılık vermeyi çok isterim. Fakat
o dergilerde yazma fırsatı bulsam bile bu eleştiri geçerliliğini korumaya devam
edecekti.
Bu
dergilerin içinde çıkan yazıların, dergi için çizilen tasarımların süslediği
her şehirde şubesi olan mekânlar açıldı. Böylece insanlar kendilerine hoş gelen sözler, yazılar, ve çizimlerle bezenmiş bu mekânlarda kendilerini daha bir
ifade ederken buldular. Fakat elini vicdanına koy ve bana dürüst ol Sayın Okur:
“Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı aga.”, “Ulan, dünya şu çocukların
hatırına dönüyor be!”, “Konfor alanımızı terk etmeliyiz abi. Kendi
özgürlüğümüzü kendimiz almalıyız. Kimse bunu bize vermez.” gibi sözlerin sarf
edildiği bir mekânda vakit geçirmek ister misin? Açıkçası bu dergilerin yazar
kadrolarının da bu mekânlarda zaman geçirmek isteyeceğini sanmıyorum.
Her
neyse bahsettiğim bu dergilerde henüz daha yeni çıkmış bir dizinin içinde geçen
sözlerinin, dizi kişilerinin illüstrasyonlarının üzerine yazılmış repliklerinin
okuru bir şeylere maruz bırakma hareketi olduğunu düşünüyorum. İnsanlar, sahip
oldukları yayın organlarını tabii ki de kullanır. Bu doğru. Fakat sistem
eleştirisi yaptığını iddia eden bir projenin sistemin araçlarını bu kadar
kalifiye bir biçimde kullanılarak yayılması sizce de çok ironik değil mi?
Hatta
zorlarsak üstü kapalı bir biçimde “Önce Uysallar’daki gibi üst düzey bir beyaz
yakalı ol ve sonra da bu sistem eleştirisinin muhatabı olmayı hak et!” anlamını bile
çıkarabiliriz.
Tamam tamam. Abartmıyorum.
Son
olarak bu yazıyı Uysallar projesinin sahibi olan Hakan Günday, Onur Saylak ve Hakan-Onurseverler okursa lütfen gönül koymasın. Çünkü onları, yine onların yaptığı başka bir
proje ile karşılaştırıyorum. Bir şey çekmek gerçekten çok zor bir iş. Metinden
kurguya, montajdan çekim ekibine… her yerinde emek var. Fakat daha iyi işlerle
buluşmak istiyorsak bu tür eleştirilerde bulunmak gerek.
Yazıyı
sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Hoşça kalın.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder